CHP nedir?

Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Atatürk'ün kurduğu ve ölünceye kadar başkanlığını yaptığı ilk siyasi partidir. 9 eylül 1923 günü, «Halk Fırkası» adiyle çalışmalarına başlamıştır. Merkezi Ankara'dadır. Halk Fırkası, 1919 eylülünde Sivas'ta kurulan ve Kurtuluş Savaşı'm başlatarak ulusal egemenliğimizi sağlıyan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni bir devamıdır. Sivas Kongresi, partinin ilk kurultayı olarak tarihe geçmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi kısaca C.H.P. harfleriyle yazılıdır. Partinin altı oklu bir amblemi vardır.

Bu oklar C.H.P.'nİn cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir siyasi kuruluş olduğunu belirtir. 1938'de Atatürk'ün ölümüyle başkanlığa İsmet İnönü seçilmiştir. C.H.P.'nİn ilk iktidar dönemi 14 Mayıs 1950'ye kadar 27 yıl sürdü. Yurdumuzda çok partili siyasi hayatın başlaması sonucunda yapılan seçimi kaybeden C.H.P., 14 Mayıs 1950'den 27 Mayıs 1960'a kadar on yıl ana muhalefet partisi olarak çalıştı. 2 aralık 1961'den sonra kurulan karma hükümete katıldı. 1964 kasımından sonra yeniden muhalefete düştü. C. H. P. 1965'ten itibaren «Ortanın Solu» prensibini esas almıştır.

Bu tarihten, parti kapatılıncaya kadar genel başkanlığı Bülent Ecevit yapmıştır. 1992’de çıkarılan kanunla açılması üzerine Deniz Baykal genel başkanlığa seçilmiştir. CHP, 1946 yılına kadar tek parti olduğundan aralıksız iktidarda bulundu. Türkiye’de fikir ayrılıkları fazla olan ve en çok bölünen bir partidir. Bu partiden ayrılmalar 1945 yılında başlamış ve istifa eden milletvekilleri 7 Ocak 1946 günü Demokrat Partiyi kurmuşlardır. Partiden ikinci ayrılma 1967 yılında oldu. İstifa eden 47 milletvekili ve senatör Güven Partisini kurdular. 1972’de toplanan kurultayda fikir ayrılıkları tekrar ortaya çıkarak 14 milletvekili ile senatör partiden ayrıldı.

chp

Aynı sene Ferit Melen hükumetinden bakanlar çekilince, eski genel başkan İsmet İnönü ve diğer milletvekili ve senatörler partiden ayrıldılar. Bu ayrılmalardan sonra partinin 94 milletvekili ile 19 senatörü kaldı. CHP iktidar ve politika hayatında çeşitli değişikliklere uğradı. 1950 yılında iktidarı seçimle Demokrat Partiye bıraktıktan sonra bir daha tek başına iktidar olamadı. 1960 ihtilalinden sonra kurulan koalisyon kabinelerine ortak oldu ve 1965 seçimlerinden sonra tekrar ana muhalefet partisi durumuna düştü. 12 Mart muhtırasından sonra birinci ve ikinci Nihat Erim hükumetlerine yine ortak oldu. Bundan sonra yapılan iki seçimde de tek başına iktidar olamadı.

CHP tarihi

CHP, kurucusu ve ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde ulusal bağımsızlığı kazanan, Cumhuriyeti kuran, saltanatı kaldıran, hilafete son veren ve Ulusal Birliği sağlayan Partidir. Hukuk ve eğitim gibi toplumsal alanlarda gerçekleştirdiği reformlarla çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni biçimlendirmiştir. Ulusal sanayinin ve ekonominin gelişmesine öncülük etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tek parti konumunun tüm olanaklarına karşın, çok partili rejime geçişi sağlayarak Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde de öncü misyonunu sürdürmüştür.

1950’li yıllarda üstlendiği muhalefet göreviyle demokratik bir rejimde muhalefetin kurumsallaşmasına da öncülük etmiştir. Bu kapsamda parlamenter demokratik rejimin kurumsallaşmasına dönük değişimleri gerçekleştirme ve temel hak ve özgürlükleri geliştirme mücadelesi vermiştir. 1960’lı yıllarda Türkiye’nin yaşadığı modernleşme sürecinin yansımaları olarak ortaya çıkan göç, kentleşme, sanayileşme gibi dinamikler çerçevesinde toplumsal sınıfların olgunlaşmasıyla birlikte CHP sola açılarak kendisini siyaset yelpazesinde “ortanın solu”nda konumlandırmıştır. 1970’li yıllarda ideolojisini “demokratik sol” kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla “düzen değişikliği”ni hedeflemiştir. Bu süreçte CHP, “devlet partisinden” “halkın partisine”, düzen partisinden” “değişimin partisine” dönüşmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma ve ülkemizin en köklü partisi olma gibi sahip olduğu ayrıcalıklı tarihsel miraslarıyla, geleneğini ve temellerini en iyi şekilde temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimseyen CHP bu çerçevede Uluslararası ölçekte faaliyetlerini sürdüren Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Sosyalistler Partisine de katılım sağlamıştır. Çağdaş sosyal demokrasinin evrensel değerleri olan “özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve etkinliği ile demokratikleşme” kavramları içinde bulunduğumuz dönemde CHP’nin Türkiye’de kurumsallaştırmaya çalıştığı ve Programlarında önemle vurguladığı başlıca ilkeler arasında yer almaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin devrimcilik anlayışı

Mustafa Kemal Paşa, devrimci amaçlarını çok daha önceden, daha Erzurum Kongresi devam ederken ifade etmiştir. Ortada ne Meclis ne de Ordu varken, Erzurum Kongresi’nin hemen ertesinde (7–8 Ağustos 1919) Kurtuluş Savaşından sonra yapılacakları Mahzar Müfit Bey’in (Kansu) günlüğüne şöyle yazdırmıştır:

• Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır.
• Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır.
• Tesettür kalkacaktır.
• Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
• Bu arada M. Müfit Bey, “Darılma Paşam ama hayalperest taraflarınız var” der. M. Kemal Paşa’nın yanıtı nettir: “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz”.
• Latin harfi kabul edilecek.

M. Müfit Bey, bu söylenenlere inanmadığını hissettirerek “Paşam kafi kafi!” der. M. Müfit Bey’in hayal olarak tanımladıkları, Atatürk dönemi içerisinde gerçekleştirilecektir. Geleneksel toplumun, bir Ortaçağ toplumunun kurumları olan Saltanat, Hilafet, Medreseler, Şeriat Hukuku devrimci yöntemlerle 1920’li yıllarda ortadan kaldırılacaktır. Yerlerine modern toplumun kurumları kurulduğu gibi Cumhuriyet rejiminin halk tarafından benimsenmesi için yoğun çaba harcanacaktır.

Bu devrimci söylem ve yöntem ile CHP’nin modernleşme anlayışını sonraki yıllarda (1930’larda) Üniversite Reformu’nun mimarı ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip şu şekilde açıklıyacaktır: “Biz tedrici tekamül kaidesini yolumuzun üstünde çiğneyerek, irfan yolunda tekamülümüzü inkılaplar(la), sürat ve şiddetle yapmak, içtimai kanunlara yeni bir kanun ilave etmek mecburiyetindeyiz”.

Cumhuriyetle birlikte gelen devrimler

Osmanlı Devleti’nin çöküşünde Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi olmak üzere iki büyük devriminin rolü olduğunu söylemek gerekir. Osmanlı Devleti her iki devrime de seyirci kalarak Batı dünyası karşısında geri kalma sürecine girmiştir. Bu iki devrim ile Batı dünyası geleneksel toplum yapısından (tarım ekonomisi, dinsel-monarşik devlet yapısı, dinsel cemaatlere dayalı toplum yapısı, kırsal ağırlıklı nüfus) çıkarak, modern toplum yapısına (ulus-devlet, sanayileşme/ kapitalistleşme, aydınlanma, bireyselleşme, kentleşme…) geçmiştir. Özetle, kapitalistleşme ve milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştır.

Bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nin uygulamaya koyduğu kısmi modernleşme çabaları kurtuluş için yeterli olamamıştır. Bu nedenle Kemalist Cumhuriyet, köktenci/ radikal bir modernleşme politikasıyla, diğer bir deyişle “devrimci” bir politikayla Batı dünyasıyla arasındaki farkı kapatmaya çalışmıştır. Bu anlayışı dönemin seçim afişlerinde bile görmek mümkündür. Nitekim CHP, 1930’lu yıllardaki afişlerden birinde “Asrı, yıla sığdırdık” diyordu. 1920’li yıllarda yapılan devrimlerle, geleneksel toplumun kurumları kaldırılarak yerlerine modern toplumunun kurumları oluşturulmuştur. 1930’lu yıllarda yapılan devrimlerin ve reformların ise devrimlerle oluşturulan yeni kurumların toplum tarafından benimsenmesinin sağlanmasına yönelik girişimler olduğu görülmektedir.

Altı ilke

Devrimlerin gelişim sürecine paralel olarak, CHP’nin 6 ilkesi de aşamalı bir şekilde parti programına girmiştir. 1927 yılında toplanan CHF Kurultayı’nda kabul edilen Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık ve Laiklik ilkelerine, 1931 yılında toplanan CHF Kurultayı’nda Devletçilik ve İnkılapçılık ilkeleri eklenmiştir. 1935 yılındaki CHP Kurultayı’nda ise, bu ilkeler Kemalizm olarak tanımlanmıştır. 5 Şubat 1937 tarihinde ise 6 ilke Anayasa’ya girmiştir. CHP’nin 1938 yılında yayınlanan “Onbeşinci Yıl Kitabı” adlı bir resmi yayınında “Milliyetçilik” şöyle tanımlanmaktadır: ''Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ülküsünü benimseyen her vatandaş hangi din ve menşeden olursa olsun Türk’tür. Yeni Türk milliyetçiliğine göre, Türk milleti büyük insanlık ailesinin yüksek ve şerefli bir uzvudur. Bu itibarla bütün insanlığı sever ve milli menfaatine ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve telkin etmez”. CHP’nin “Devletçilik” anlayışı ise iki temele dayandırılmıştır:

Bizzat devletin kuruculuğu ve yapıcılığı ile yapılması özel sektöre bırakılan işlerin düzenlenmesi ve kontrolü. Devletçiliğin gerekçesi ise Onbeşinci Yıl Kitabı’nda şöyle açıklanmıştır: Asırlarca yabancı milletler tarafından istismar edilen Türk milletinin ekonomik istiklalini temin edecek, milleti ecnebi fabrika mahsullerine müşteri olmaktan kurtaracak, yurdun iptidai maddelerini yok pahasına satıp onların ecnebi mamullerini çok pahalı bir fiat ile satın almaktan çıkaracak yol, ancak Devletçilik prensiplerini kabul ve tatbik ile mümkün olabilirdi. Yeni Türk devleti bunu temin için en esaslı tedbirlerini aldı. Milli endüstrinin kuvvetlenmesi için dış pazarlardan yurda gelecek mallara yurttan çıkan malların rekabetini tanzim etmek ve yeni kurulan fabrikaların kuruluş senelerine mahsus zaruri olarak yaptıkları fazla masraflar dolayısile maliyet fiatındaki yükseklikten doğan nisbi pahalılığı korumak için dahili sanayi himaye etmek lazımdı.

Bu, hariçten gelecek mallara fazla gümrük resmi koymak, ecnebi malların ithalatını tahdit ve tanzim etmekle mümkün olabilir. Bu himaye prensibi Büyük Millet Meclisi’nin vazettiği kanunlarla temin edildiği gibi Devletin tanzim edici elinin dış ticarete de müdahale etmesi sayesinde ithalat, ihracat ve tediye muvazeneleri temin edilmiş ve dünya piyasalarında Türk toprak mahsullerinin yeri gittikçe genişlemiştir. … Cumhuriyet Halk Partisi’nin Devletçiliği, hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere imkan vermeyen, mülkiyet haklarını tanımayan ve bütün iktisadi faaliyetlerle her türlü istihsal vasıtalarını Devlet elinde teksif eden Kolektivist ve toptan Devletçilikle asla alakalı değildir”.

CHP’nin Onbeşinci Yıl Kitabı’nda “Laiklik” ilkesi ve laikleşme süreci şöyle tanımlanmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti, dinlerden ve dinlerin koyduğu naslardan değil hayatın kendinden ve onun müspet icap ve ihtiyaçlarından mülhem olarak işleyen bir devlet mekanizmasıdır. Devlet ve dünya işlerinde dinin hiçbir tesiri yoktur. İşte bu prensibe Laiklik derler. Cumhuriyetin şer’i mahkemeleri kaldırarak ve Medeni Kanunu koyarak adli birliği, medreseleri ilga ederek tedrisat birliğini yapması; cemiyetin yetiştirici ve yaşatıcı şartları arasından dinin tesirini kaldırması demektir. Böylece amme haklarının en mühimlerinden biri olan vicdan hürriyeti, Laiklik sayesinde en geniş ve ideal bir şekilde temin edilmiştir. Bir cemiyetin üstünlüğü ve medeniliği için birinci şart olan vicdan hürriyeti, her ferdi manevi hususlarda kendi idrak ve imanına bırakarak ferdi inanışla devletin ve cemiyetin umumi yürüyüşünü köstekleyici bütün bağları koparıp atmıştır.

Milli ve içtimai hayatta ferdin, dinsiz, şu veya bu itikat sistemine mensup oluşu; milli ve içtimai vazifesi bakımından ne bir kusur, ne de bir fazilet sayılamaz. Türkiye’de dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, Laikliğin ilan olunduğu andan itibaren hiç kimse, hiçbir ibadete icbar edilemez ve hiç kimse, vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten men olunamaz. Bu geniş ve yüksek anlayışın hududu içinde köhne, yıpratıcı ve en yüksek içtimai heyetleri bile sukut ettirici tekke, tarikat gibi irticai zihniyet mümessillerinin girmesine tabiatile imkan yoktur”. CHP’nin “Cumhuriyetçilik” anlayışına göre egemenliğin kaynağı halktır. Bu kapsamda tarihimizdeki en köklü dönüşüm olan Cumhuriyet Devrimi, “saltanat”ın yıkılmasını ve yerine “milli iradenin” getirilmesini amaçlamıştır. Böylelikle “tebaa”nın yerini “yurttaş” almıştır.

CHP’nin Cumhuriyetçilik anlayışına göre Türkiye Cumhuriyeti bir ilke ve ideal beraberliği üzerinde kurulmuştur. Cumhuriyet, gücünü, bu beraberliği oluşturan tüm insanların, hukuk ve hakları ile eşitliği ve bütünlüğü ilkesinden almaktadır. Yurttaşlık herkes için ortak temel öğe ve “hak alanı” olarak esas alınan temel bir kavramdır. CHP’nin “halkçılık” anlayışı ise siyasal meşruiyetin temelini halkta bulabilmektedir, ekonomik ve siyasal imtiyazların kaldırılmasıdır, sahipsizlerin sahibi olmaktır, çözümleri halk için, halkla beraber bulmaktır. CHP’nin “devrimciliği” ise yukarıda geniş olarak ifade edildiği gibi barış içinde kökten değişimdir, çağı paylaşmadır, geleceğe atılımdır. Çağdaş düşüncelere açılarak yenilikleri kavrayıp benimsemektir; bunu süreklilik içinde bir yaşam ve yönetim biçimine dönüştürmektir. Kuralları ve kendini sorgulayarak, daha iyiye ve doğruya ulaşmanın yollarını açmak, bu çerçevede gelişimin yöntem ve araçlarını oluşturmaktır. Bu anlayışla, CHP, halkla birlikte, halktan güç ve yetki alarak, demokratik hukuk devleti kurallarına ve barışçı yöntemlere bağlı kalarak devrimciliği sürdürür.

Altı oklu bayrak

Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre önce CHP’nin yayınladığı On Beşinci Yıl Kitabı’nda, 1923 Tüzüğü’nün birinci maddesinde sıralanan amaçlara benzer şekilde şunlar dile getirilmektedir: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin üç(üncü) ve dördüncü Büyük Kongrelerinde tanzim olunan Parti programı Türk milletini, milli ülküsüne götürecek olan ana yolları tam, kat’i ve açık olarak gösterir. Bu program, şu veya bu sınıf ve zümre için değil; bütün millet için, milletin yeni ve ileri hedefi olan medeni yükseliş uğrunda çalışacak bütün vatandaşlar içindir.

Bu program bugünkü ve yarınki cumhuriyet nesilleri için inan esaslarını anlatan ve Kemalizm’in ortaya koyduğu ve Partinin bayrağında kırmızı zemin üzerinde altı beyaz okla temsil ettiği altı ehemmiyetli vasfı ihtiva eder”. CHP, altı oklu bayrağı 1933 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Bayrağın nasıl kullanılacağı ve şekli CHF Bayrak Talimatı’nda açıklanmıştır. Altı oklu bayrağın tasarımı Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Resim-İş Bölümü’nde İsmail Hakkı Tonguç tarafından yapılmıştır. Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarından önce altı oklu bayraklar parti örgütlerine gönderilmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk programları ve dokuz umde

CHP’nin ilk programı 1931 tarihlidir. Ancak, 1923 genel seçimleri öncesinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın 8 Nisan 1923 tarihli “Dokuz Umde” olarak bilinen “Seçim Beyannamesi” de bir program taslağı olarak kabul edilmelidir. Ülkeyi işgalden kurtaran Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin partiye dönüşmesiyle ortaya çıkan CHP, kurtuluşçu ve modernleştirici bir parti kimliğine sahiptir. Bu kapsamda, Kurtuluş Savaşında ülkeyi kurtaran parti 1923 sonrası dönemde devlet kurma/ ulus inşa etme misyonu yüklenmiştir. Nitekim tüm tek parti dönemi boyunca kabul edilen CHP programlarına (1931, 1935, 1939 ve 1943) bakıldığında –Dokuz Umde de dahil olmak üzere-, yeni bir devlet, yeni bir ulus inşası açıkça görülmektedir. Bu kapsamda Dokuz Umde’de dikkati çeken unsurlardan bazıları şunlardır:

• Egemenliğin millete ait olduğu,
• Güvenlik sorununun çözüleceği,
• Adalet sisteminin reforma tabi tutulacağı,
• Askerliğin kısaltılacağı,
• Savaşta harap olan ülkenin yeniden inşa edileceği,
• Ekonomik ve sosyal alanda halk yararına politikaların uygulanacağı (aşar vergisinin yeniden düzenlenmesi, tütün ekimine ilişkin düzenlemeler, üreticilere yönelik kredi kolaylıkları, tarımda makineleşme, demiryolları yapımı, eğitimin yaygınlaştırılması, sağlık sisteminin düzenlenmesi, ormanların verimli bir şekilde işletilmesi, hayvancılığın geliştirilmesi).

9 Eylül 1923 tarihinde kabul edilen Halk Fırkası Nizamnamesi’nin birinci maddesinde ise Partinin; Milli hakimiyetin halk tarafından ve halk için icrasına rehberlik etmek, Türkiye’yi asri bir devlet halinde yükseltmek, Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanunun velayetini hakim kılmak için çalışacağı belirtilmektedir.

1931, 1935, 1939 ve 1943 tarihli CHP programlarının girişinde vatan, millet ve devlet gibi başlıkların olması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Bununla birlikte, söz konusu dönemde ulus ve devlet inşasının halen sürmekte oluşu gerçeği dikkate alındığında bu dönemdeki söylem ve uygulamaların bu amaçlara dönük program (yani yapılacak işler) dahilinde olduğu görülecektir. Nitekim M. Kemal 9 Mayıs 1935 tarihinde, CHP Dördüncü Büyük Kurultay’ında yaptığı konuşmada Türk Devrimi’ni şöyle tanımlamaktadır: “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Ondan sonra, içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler İşte Türk genel devriminin kısa bir diyemi.

”1931 programında “kadınlara milletvekili seçilme hakkı verilmesi” gibi dönemin tüm çağdaş uluslarının da ilerisinde çağdaş bir hakkın tanınacağı belirtilmektedir. Nitekim Bir sonraki 1935 Programından önce bu hedef gerçekleştirilmiştir. 1931 Programında, bir dereceli seçim sistemi toplumun (ileride) belli bir olgunluğa ulaşmasından sonra uygulanabilecek nihai bir hedef olarak algılanmaktadır. 1935 tarihli programda ise, ileride bir dereceli seçim sistemine geçilmesinden vazgeçilerek, iki dereceli sistemin demokratikleştirilmesi esası benimsenmiştir. İkinci Dünya Savaşı koşullarında hazırlanan 1943 tarihli program ise, bu konuda daha geri bir nitelik taşımakta olup, iki dereceli seçim sistemine devam edileceğini belirtilmektedir.

1935 programı, 1931 tarihli programa göre daha ayrıntılıdır. Partinin ideolojisi Kemalizm olarak tanımlanmıştır. Uluslar arası amaçları olan, kökü yurt dışında olan ve sınıf esasına dayalı cemiyetlerin kurulamayacağının belirtilmesi dikkat çekicidir. Ayrıca işçi ve esnafın parti tarafından örgütleneceği belirtilmektedir ki, bunun ilk örneği İzmir’de verilmiştir. Bu tarihlerde, Recep Peker’in otoriter-totaliter bir parti program ve tüzüğü hazırladığı, bunun Atatürk tarafından reddedildiği çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Ancak, bu program ve tüzük taslağı ortada yoktur.

1943 Programının beşinci bölümü “Cihan harbi içinde idare” ve altıncı bölümü “Cihan harbinden sonraki ihtimaller”, Partinin dönemin koşullarına uyum sağladığının ve Programını buna göre revize ettiğinin önemli bir göstergesidir. Nitekim tek parti dönemi boyunca dört yılda bir toplanan CHP Kurultaylarının en önemli işlerinden biri Parti Programı üzerine yapılan çalışmalardır. “Altı Ok”un aşamalı bir şekilde kabul edilmesi gibi, Kemalizm de tek parti dönemi boyunca özellikle de Atatürk döneminde- gelişip bir ideoloji niteliği kazanarak, belirli bir çerçeveye oturtulmuştur.

1950 seçimleri

1950 seçimlerine ilişkin yasal düzenleme 16 Şubat 1950 tarihinde kabul edilen Seçim Kanunu ile yapılmıştır. Bu kanun gizli oy, açık sayım, yargı güvencesi ve Yüksek Seçim Kurulu’nun kurulması gibi temel unsurları içeriyordu. Bu yapısı itibarıyla çok önemli kazanımları sağlıyordu. Bir seçim sisteminden beklenecek iki önemli şey olduğu söylenebilir: Birincisi, seçim güvenliği ve seçimlerin dürüst bir şekilde yapılmasıdır –ki 1950 seçim Kanunu bunu sağlıyordu-. İkincisi ise, temsilde adalettir. 1950 Seçim Kanunu bunu tam olarak sağlamıyordu. CHP’nin bunun farkına varması ancak 1950 seçimlerinden sonra oldu.

Oyların yüzde 52’sini alan DP, milletvekilliklerinin yüzde 84’ünü alırken, oyların yüzde 39’unu alan CHP milletvekilliklerinin sadece yüzde 14’ünü alabilmiştir. CHP, seçim kanununun adaletsizliğine uğramıştır. Alınan oylar açısından bakıldığında arada büyük bir fark yoktur. Hatta 27 yıllık iktidarın vermiş olduğu yıpranmışlık ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği sıkıntılara rağmen bu denli yüksek oy alabilmek büyük bir başarı sayılabilir. Nitekim, CHP, seçimlerde yenilmiştir ancak, ortada büyük bir hezimet yoktur. Asıl hezimet, parlamentoda temsil bakımından ortaya çıkacaktır. Alınan oylarla çıkarılan milletvekillerinin arasındaki dengesizlik ise, 1950’li yıllar boyunca yaşanan sorunların temel nedenlerinden birini oluşturacaktır. Çoğunluk sisteminden nispi temsil sistemine geçiş ancak 1961 seçimleriyle mümkün olabilecektir.

1954 seçimleri

CHP, 1950 seçimlerinin ardından 1954 seçimlerinde de arzu edilen başarıyı sağlayamamıştır. Ancak İsmet İnönü’nün çabaları ve Kasım Gülek’in genel sekreterliği neticesinde Parti, bir yandan örgütü gençleştirmiş, diğer yandan da DP’ye karşı muhalefeti arttırtmış ve sertleştirmiştir. 1950’lerin ilk yarısından sonra ekonomideki olumlu havanın bozulmaya başlaması, artan yoksulluk ve yükselen enflasyon DP iktidarını zora sokmuş ve parti içindeki çekişmeler artmıştır. CHP ise bu dönemde hızla güçlenmeye başlamıştır. Bu gelişmelerin sonrasında 1957 seçimleri yapılmıştır.

1957 seçimleri

Giderek otoriterleşen, muhalefeti ve basını baskı altına almaya çalışan DP, erkene aldığı seçimlerde (1957) muhalefetin işbirliği yapmasını engellemiştir. Seçimlerde bazı usulsüzlüklerin yapıldığı sıklıkla gündeme getirilmiştir. Buna rağmen muhalefet seçimlerde oylarını arttırmış ve DP’nin oyları ilk kez yüzde 50’nin altına düşmüştür. Diğer yandan muhalefetin oyları yüzde 50’nin üzerine çıkmıştır. 1957 Seçimlerinde seçim ittifakı yapılabilmiş ve seçimler daha sağlıklı yapılabilmiş olsaydı, DP’nin seçimleri kaybetmesi olasıydı. Yine de 1950’de 69, 1954’te 31 milletvekili çıkarabilen CHP, 1957’de 173 milletvekili çıkararak önemli bir başarı sağlamıştır.

Demokratik yollarla iktidara gelen DP’nin ilk yıllarından sonra giderek otoriterleşmesi, ekonomik ve siyasal sorunlar arttıkça giderek baskı rejimine yönelmesi ve baskının boyutlarının basının yanı sıra muhalefet partilerini de içine alacak şekilde genişlemesi, demokrasiye ve parlamenter hayata büyük zarar vermiştir. DP’nin 1958 sonlarında giriştiği Vatan Cephesi uygulaması, ülkedeki siyasal cepheleşmeyi arttırmıştır.

Başbakan Adnan Menderes, 12 Ekim 1958’de halkı Vatan Cephesi’ne katılmaya çağırırken, muhalefeti kin ve husumet cephesi olarak tanımlıyordu. İsmet İnönü, Menderes’in demokrasi karşıtı söz ve uygulamaları karşısında “Demokrasiye paydos demeye DP genel başkanının gücü yetmeyecektir” diyordu. Ancak TBMM’de ve ülke genelinde yürütülen muhalefete tahammül edemeyen DP, hem şiddet eylemlerine yönelecek hem de muhalefeti ortadan kaldırmaya girişecektir. Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, eski Başbakan ve eski cumhurbaşkanı İsmet İnönü, nasıl Cumhuriyeti demokrasiyle tamamlamanın adımını sabır ve özveriyle attıysa, nasıl muhalefet yapılacağının da sabırlı bir örneğini göstermiştir.

III. Ortanın solu

CHP’nin 1950’de iktidarı DP’ye bırakması ile birlikte bir dönem kapanmış ve yeni bir dönem başlamıştı. 1950’de başlayan ve 1980’de sona eren bu 30 yıllık dönem, 1960 ve 1980 yıllarında olmak üzere iki askeri darbeyi içinde barındıran bir dönem olmuştur. 12 Mart 1971’deki ara rejim dönemini de eklersek bu dönemde demokrasinin kesintiye uğradığı üç müdahale söz konusudur. Türk demokrasisinin iki darbe ve bir müdahale ile kesintiye uğraması, CHP’nin Türkiye’de, ısrarlı, kararlı ve uygulamalı olarak sürdürdüğü demokrasi arayışlarına rağmen yaşanmıştır.

1961 Anayasasıyla güvenceye alınan özgürlükler, toplumsal sorunların arttığı bir ortamda bir yandan kitlelerin hızla siyasallaşmasına, diğer yandan da CHP’nin toplumsal muhalefetle kucaklaşmasına uygun bir ortam sağlamıştır. 1960’lı yıllarda CHP, çarpık bir şekilde gelişen göç, kentleşme, sanayileşme ve kapitalistleşme dinamiklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve derin eşitsizlikleri içinde barındıran toplumsal tabakalaşma sürecinde, kırda kentte, sanayide tarımda her alanda ezilen kitlelerden yana tavrını açık bir şekilde koyarak siyasal yelpazedeki yerini net bir şekilde belirlemiştir. Bu dönemde CHP yoksul, ezilen, emekçi kesimlere umut olacak yeni siyasal açılımlar yaparak siyasal yelpazede sosyal adaleti, demokrasiyi, eşitliği, dayanışmayı ve adil paylaşımı temel alan sosyal demokrasi çizgisine oturmuştur.

Nitekim, 1950’ye kadar olan dönemde Devleti, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi kuran parti misyonunu başarıyla tamamlayan CHP, 1950 sonrası yeni dönemde yaygınlaşan yoksulları ve ezilen kesimleri koruyan ve böylelikle toplumsal muhalefet kimliği öne çıkan bir parti niteliğine dönüşmüştür. İlk misyonunu tamamlayarak 1950’de iktidarı teslim eden CHP için yeni iktidar umudu 1965’te “Ortanın Solu Politikası”yla başlamıştır. 1965 öncesindeki gelişmeleri ise Ortanın Solu’nun hazırlık evresi olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim, 1950’lerin sonunda Hürriyet Partisi ile CHP’nin birleşmesi ve bu partiden Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu gibi isimlerin CHP’ye katılması önemli bir adım olmuştur.

Bir başkası da, geniş kitlelerle iletişimi güçlü bir politikacı olan Kasım Gülek’in varlığıdır. En önemlisi de CHP’nin bir muhalefet partisi olarak, halkla, kitlelerle yakından ve sıcak diyalog kurabilmesidir. 1959 yılındaki “İlk Hedefler Beyannamesi”, Ortanın Solu’na giden dikkat çekici bir kilometre taşıdır: Anayasa tartışmaları, Senato, Anayasa Mahkemesi, sendikal örgütlenme, çalışanlara grev hakkı tanınması, seçim sisteminin demokratikleştirilmesi (nispi temsil sistemi). Bu hedefler, 27 Mayıs Anayasası ile gerçekleştirilmiştir. Ancak, askeri müdahale CHP’yi tek başına iktidara gelmekten uzaklaştırmıştır. Bilakis, askeri müdahale CHP’ye oy kaybettirmiştir.

Üzerinde durulması gereken önemli bir konu da İsmet İnönü’nün Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarını önlemeye yönelik çabasıdır. Bu çabalar başarısız olsa da, Talat Aydemir’in iki darbe girişimi İnönü’nün başbakanlığı döneminde önlenmiştir. Buna rağmen askeri müdahalenin ve idamların CHP’ye mal edilmesi, CHP’nin 1961 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkmasına engel olmuştur. 1957 seçimlerindeki oylarının gerisine düşmesine rağmen CHP seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ve Seçimler sonrasında Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükümeti kurulmuştur. 27 Mayıs olmasa belki CHP, 1961 seçimlerinden iktidar olarak çıkabilirdi.

1961–1965 dönemindeki CHP’nin ağırlıkta olduğu koalisyon hükümetleri ve bu hükümetlerin izlediği politikalar Ortanın Solu politikalarının habercisi olmuştur. 1965 seçimlerinin hemen öncesinde İsmet Paşa’nın CHP’nin Ortanın Solu’nda olduğunu beyan etmesi önemli bir başlangıçtır. Bu dönemde Adalet Partisi’nin (AP) Ortanın Solu yaklaşımına yönelik manipülatif cevabı ise gecikmemiştir: “Ortanın Solu, Moskova’nın Yolu!” 1961 seçimlerinden istenilen sonucun alınamamış olmasının da etkili olduğu bir ortamda, Türkiye ve dünya konjonktüründeki değişmeler de dikkate alınarak yapısal bir değişime gidilmiştir. Bu dönemde dünyada ve Türkiye’de sosyalist düşünceler büyük ilgi görmeye başlamıştır. Özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinin sömürgeciliğe karşı bağımsızlıklarını kazanarak sosyalist eğilimli rejimler kurmaları dikkat çekici olmuştur.

1961 seçimlerinden istenilen sonucun alınamamış olmasının da etkili olduğu bir ortamda, Türkiye ve dünya konjonktüründeki değişmeler de dikkate alınarak yapısal bir değişime gidilmiştir. Bu dönemde dünyada ve Türkiye’de sosyalist düşünceler büyük ilgi görmeye başlamıştır. Özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinin sömürgeciliğe karşı bağımsızlıklarını kazanarak sosyalist eğilimli rejimler kurmaları dikkat çekici olmuştur.

Üçüncü genel başkan Bülent Ecevit

12 Mart muhtırasına (1971) karşı çıkan Bülent Ecevit, muhtıradan sonra Nihat Erim tarafından kurulan hükümete, CHP tarafından bakan verilmesine karşı çıkmıştır. İsteği Genel başkan İnönü tarafından kabul edilmeyince, Parti Genel Sekreterliğinden istifa etmiştir. Bülent Ecevit, parti yönetiminden ayrılmakla beraber parti ile ilgisini hiçbir zaman kesmemiştir. Bilakis, Parti örgütü ile olan ilişkisini pekiştirme yoluna gitmiştir.

Mayıs 1972’de toplanan CHP 5. Olağanüstü Kurultayı’nda Bülent Ecevit ve İsmet İnönü karşı karşıya geldiler. İsmet İnönü, “Ya ben, ya Ecevit” derken Bülent Ecevit konuşmasında şunları söylüyordu: “Açık söylüyorum, demokratik bir partinin kanunlara saygılı özgür üyeleri mi olacağız, yoksa kapıkulları mı olacağız? Karar sizindir”. Kurultay’da Bülent Ecevit ekibi güvenoyu aldı. Bu nedenle de İsmet İnönü genel başkanlıktan ayrıldı. 14 Mayıs 1972 tarihinde yapılan genel başkanlık seçiminde Bülent Ecevit, delegelerin oylarının büyük bir bölümünü alarak Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başkanı oldu.

Bülent Ecevit genel başkan seçildikten sonra, 12 Mart ara rejim hükümetinden çekilme kararı aldı. Bu karardan kısa bir süre sonra da Kemal Satır ve arkadaşları partiden ayrıldı. Cumhuriyetçi Parti’yi kuran Satır ve arkadaşları, daha sonra Turhan Feyzioğlu’nun kurduğu Güven Partisi ile birleşerek, Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni oluşturdular.

12 Eylül öncesi

1970’lerin son yıllarında terör büyük boyutlara ulaşmış, ekonomik ambargo ve döviz darlığı nedeniyle karaborsa, enflasyon ve ekonomik bunalım artmıştı. Halk bunların çözümünü beklerken, sorunlar katlanarak büyüdü. Faili meçhul cinayetler hızla arttı. Mevcut durum CHP hükümetinin itibarını yitirmesine yol açarken, 1979 sonbaharında yapılan milletvekili ara ve senato kısmi seçimlerinde oy kaybetmesine neden oldu. CHP yerini Demirel azınlık hükümetine bıraktı.

Bu hükümet döneminde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var olan sorunlara ek olarak ortaya çıktı. Çünkü, Nisan 1980’den Eylül ayına kadar aylarca cumhurbaşkanı seçilememişti. 24 Ocak 1980’de kabul edilen ekonomik politikaların uygulanmasının ancak otoriter bir ortamda uygulanabilecek olması, partilerin, kitlelerin ve sendikaların göstereceği tepkilerin ortadan kaldırılması 12 Eylül müdahalesinin nedenleri arasında sayılmalıdır. 12 Eylül askeri müdahalesinin yapılmasını kolaylaştıran bir başka unsur da, uluslararası konjonktür olmuştur. İran ve Afganistan’da ABD ve Batı karşıtı güçlerin iktidara gelmesi, Türkiye’deki müdahalenin önünü açtığı söylenebilir.

SHP - CHP birleşmesi

18 Şubat 1995’te SHP ile CHP birleşerek, Genel Başkanlığa Hikmet Çetin getirilmiştir. 7 ay sonra 9 Eylül 1995’te yapılan Olağan Kurultay’da Deniz Baykal yeniden Genel Başkanlığa seçilmiştir. SHP’nin 4,5 yıldır DYP ile birlikte sürdürdüğü koalisyona son vererek seçim kararı alınmasını sağlayan CHP, DYP ile seçime kadar 54 günlük yeni bir seçim hükümeti kurmuştur. İki ayı bile bulmayan bu hükümet döneminde Kardak Krizi başarıyla yönetilmiştir.

3 Kasım 2002 genel seçimleri CHP ana muhalefet partisi

3 Kasım 2002 yılında yapılan Genel Seçimlerde CHP yüzde 19,4 oy oranıyla Ana-muhalefet partisi olarak Parlamentoya yeniden girmiştir. Ekonomik krize tepki olarak mevcut bütün partiler baraj altında kalırken, AKP iktidarıyla birlikte yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde CHP, Parlamentodaki etkisi artan muhafazakar çembere karşı etkili bir mücadele içine girmiştir. Bu kapsamda AKP tarafından artan oranda tehdit edilen ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanlardaki kazanımları kararlılıkla savunulmuştur.

Cumhurbaşkanlığı krizi ve 22 Temmuz 2007 seçimleri

Bu dönemin sonunda Cumhurbaşkanlığı tartışmaları yaşanmıştır. CHP’nin uzlaşmayla bir cumhurbaşkanı seçilmesi önerisi kabul görmeyince Türkiye seçimlere gitmiştir. 22 Temmuz 2007’de yenilenen seçimlerde CHP yüzde 20,9 oy alarak Ana-muhalefet partisi konumuyla parlamentoda çalışmalarını sürdürmektedir. 2008 yılının Aralığında program ve tüzüğünü yenileyen CHP, laik Demokratik Cumhuriyetin, insan hak ve özgürlüklerinin, Türkiye’nin çıkarlarının savunucu olarak mücadelesini sürdürmektedir.

Son Yerel Seçimler de, CHP’nin eskiden olduğu gibi günümüzde de Türkiye’nin en önemli sosyal demokrat kitle partisi olduğunu göstermiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de CHP, laik, demokratik ve modern Türkiye’nin sarsılmaz destekleyicisi ve koruyucusu parti olma niteliğini kararlılıkla sürdürmektedir.